Kaplumbağa'larda Uçar
Sarhoş Atlar Zamanı filmi ile birçok festivalden ödülle dönen ve tüm dünyadaki sinema eleştirmenlerince hayli olumlu notlar alan İranlı Kürt yönetmen Bahman Ghobadi'nin
Sarhoş Atlar Zamanı filmi ile birçok festivalden ödülle dönen ve tüm dünyadaki sinema eleştirmenlerince hayli olumlu notlar alan İranlı Kürt yönetmen Bahman Ghobadi'nin üçüncü uzun metraj denemesiydi Kaplumbağalarda Uçar. Yıllarca yanında asistan olarak çalıştığı dahi yönetmen Abbas Kiorastami'den aldığı eşsiz sinema diliyle, kendisi gibi İranlı olan dünyaca ünlü müzisyen Hussein Alizadeh'in mistik müziklerini harmanlayan Bahman Ghobadi, tüm dünyanın dikkatini çekecek bir filme imza atmıştı. Ülkemizde filmin ses getirmemesinin sebebi, birtakım ırkçı /yönetmenin Kürt olması sebebiyle/ ve kozmopolit yaklaşımlardan ötürüydü. İzmir ve Antalya gibi şehirlerde hiçbir sinemanın bu muhteşem filmi vizyona sokmaması, sinemaya bakış açımızı gösteren küçük bir dipnottu sadece. Halbuki bu film dünyanın birçok yerinde ilgiyle izlendi ve en iyi yabancı film dalında aday olmasına rağmen birtakım bürokratik sebeplerden ötürü Oscar'ı kazanamasa da birçok ödül aldı*. Çünkü Bahman Ghobadi, kimsenin beklemediği birşeyi yaptı. Yıllarca şahit olduğu ve acısını çektiği unutulmuş dünyaların trajik hikayesini tarafsız, realist ve duygulara yer vermeyen bir dille anlattı. Nitekim filmin en çarpıcı özelliği de buydu. Bastırmadan, dramatize etmeden, öfkeye yenilmeden, aşırıya kaçmadan, olabildiğince yalın ve olabildiğince dik bir duruşla gerçekleri bir tokat gibi vurdu tüm dünyanın yüzüne.
Filmi güçlü kılan unsurlardan en ön plana çıkanı, Türkiye-İran sınırındaki mülteci kamplarında yıllarca sömürülmüş, yıllarca ezilmiş, umutları elinden alınmış, oyuncak diye mayınlarla oynamış çocuklara, acılarını anlatabilmek için bu imkanı veren yönetmenin dâhi düşüncesi. Filmdeki tüm oyuncular, birkaç sahnede gözüken yetişkin ahalinin dışında, 15 yaşına dahi gelmemiş çocuklardan seçilmiş. Filmi izleyen kişi bunu farkedince sadece tek bir şey düşünüyor. Sanki Bahman Ghobadi, eline bir kamera alıp bu ezilmiş çocuklara "siz rutin hayatınızı devam ettirin ben çekeyim" demiş. Çünkü sinema tarihinde Alan Parker şaheseri olan Angela'nın Külleri de dahil olmak üzere, bugüne dek eşine rastlanmayan bir çocuk performansı var filmde. Hayatını, uydu anteni kurup uydudaki yabancı kanallardan savaş haberlerini yarım yamalak ingilizcesiyle köy halkına ulaştırarak idame ettiren, filmin kendisinin hikayesi gibi kurgulandığı ama aslında arka planda bir halkın dramının anlatıldığı Saran, filmin en önemli oyuncusu konumunda duruyor. Amerikan Rüyası denen olguya kanıp adını Satellite yapsa da, kendi yandaşlarını kayırıp mülteci çocukları sömürüyor gibi olsa da, filmin en dramatik karakteri olan Agrin'e duyduğu tertemiz aşkıyla, Agrin'in hayatındaki değerleri kurtarmak pahasına kaybettiği bacağıyla, bir türlü bulamadığı kutsal kırmızı balığıyla, zihinlerde hep bir kahraman olarak yaşayacak. Ve Agrin. 15 yaşındaki küçük anne Agrin. Halepçe'de tüm ailesini yitiren, kazandığı sadece kolları kopmuş bir ağabey olan Agrin. Filmde hiç bahsedilmese de, Agrin'in yaklaşımları, yüz ifadeleri ve bakışlarına sızan o büyük utançtan anlıyoruz ki, Agrin de dünyanın diğer unutulmuş diyarlarında, mülteci kamplarında, mayın suratlı askerlerin tecavüz ettiği zavallı çocuklardan sadece bir tanesi. Kör çocuğunu prangaya vuruşu, kimsesiz yerlerde bırakışı, ona karşı takındığı kaba tavır ve onu gördüğü her zaman bir utancı hatırlatması sebebiyle suratının asılması, bunun en açık göstergesi. Ve filmin diğer çocukları. Kör olanlar, organları kopmuş olanlar, sakatlar, gözlerinde umudun zerresine bile rastlanmayan, hayat ışığı sönmüş, oyuncakları mayınlaşmış zavallılar. Hepsi bir vahşetin, bir trajedenin kameraya el sallayan çaresiz yarınları.
Filmin öne çıkan diğer unsurlarından biriyse, Bahman Ghobadi'nin metaforik bir anlatımla göndermek istediği yere hayli güçlü mesajlar göndermesi. Dünyanın pembe yerlerinde, hayatlarını bilgisayar, teknoloji ve fast-food'la idame ettiren hormonlu çocuklara lanet okurcasına çocukluklarını mayınlar içerisinde geçiren zavallılara bahşedilen imgeler hayli trajik. Saran'ın önderliğinde ABD mayınlarını bulup satarak geçinmek zorunda kalan çocukların dramı, aşağılık kapitalizmi olanca gerçekliği ve vahşetiyle gözler önüne seriyor. Kırmızı balık metaforu daha bir vurucu özellik taşıyor bünyesinde. Saran'ın, umutsuz aşkı olan Agrin'in çok sevdiği kırmızı balığı bulamayışı, filmin sonunda arkadaşının "bir amerikan askerinden aldım" diyerek bir poşete koyduğu birkaç kırmızı balığı ona hediye etmesi ve poşeti sallayınca suyun kırmızıya bulanması kapitalizm ve amerikan düzenbazlığı adına oldukça vurucu bir ironi. Saddam Hüseyin rejimine yönelik eleştiriler de filmin arasına serpiştirilmiş. Saran'a hediye olarak, yıkılan Saddam Hüseyin heykelinin kolunu hediye eden çocuğun yaklaşımından anlıyoruz bunu. Ayrıca Saran'ın mayınları satarak karşılığında satın aldığı randımanlı silahların Rus silahları olması yine bir gönderme olarak duruyor karşımızda. Saran'ın, Amerikalıların saldırı düzenleyeceği söylentilerini dikkate alarak çocukça bir direnişle, iki silah alarak dağa mevzi kurması ve çocuklara savaşmayı öğretmesine karşı çıkan öğretmene verdiği "Öğretmenim! Onlar feni ve matematiği biliyorlar. Artık savaşmayı öğrenmeliler!" cevabı oldukça sert bir mesaj yine.
Özetlemek gerekirse; bir film değil de sanki projeksiyondan gerçek bir trajediyi izliyorsunuz. Bombaların yağmasıyla havalara uçak küçük çocuğun kaplumbağaları. Yerle bir olan umutları. Kendisinden başkasını kabul etmeyip onu öteki gibi gören vahşi adamların yağdırdıkları bombalar ve kahrolası silahlarıyla parçalanan hayalleri. Agrin'in uçurumun üstündeki kaya parçasında kalan mavi naylon ayakkabıları. Saran'ın kopan bacağıyla birlikte öteki dünyada geri alacağı tertemiz aşkı. Agrin'in kör bebeğinin, suda yüzdürmeye fırsat bulamadan bombardımanla birlikte havaya uçan küçük kaplumbağaları. Halepçe'de zehirli gaz ile kaybettiği ailesi ve abisinin kopan kolları. Unutulmuş diyarlarda, mülteci kamplarında, kendi kaderine terkedilmiş insanların birkaç ton petrol ve haritada fazladan birkaç ölçek toprak uğruna hiçe sayılan tertemiz hayatları.
Ayrı bir noktaya değinecek olursak; New York Times'ın ve The Guardian'ın ikiyüzlü bir şekilde filme getirdiği "çok üzücü" mahiyetindeki yorumlarına da lanet etmekten başka çare bulamıyorsunuz. Çünkü bu çocukların yaşadığı dramı petrol kaynaklarının artacağını duyuran manşetlere kurban eden de aynı ikiyüzlü kişilerdi.
Son söz olarak, filme getirilen hiçbir yorum dramatik olmaktan kaçamıyor. Ama Bahman Ghobadi, nasıl yapıyorsa hiçbir dramatik öğeye başvurmuyor. Ve elleri öpülecek mübarek insanlar kategorisine gururla ve tereddütsüz giriyor. Hayatımda beğendiğim her film için izlemeleri telkininde bulundum sevdiklerime. Ama bu kez öyle demeyeceğim. İzlemeyin. Yaşayın. Neden mi? Nedenini filmin sonunda yumruk atarcasına bağırıyor Bahman Ghobadi : " Filmimi diktatörlerin ve faşistlerin politikalarına kurban gitmiş tüm dünya çocuklarına ithaf ediyorum."
Not: Bu bir tanıtım yazısından ziyade yorum yazısı gayesiyle kaleme alındığı için "spoiler" konusunda hassas davranmadım. Anlaşılacağımı ve bunun bir sorun teşkil etmeyeceğini umuyorum. Saygılarımla.
*San Sebastian Film Festivali “Altın İstiridye” Ödülü
San Sebastian Film Festivali En İyi Senaryo Jüri Özel Ödülü
Berlin Uluslararası Film Festivali Barış Ödülü
Chicago Film Festivali Gümüş Hugo (Jüri Özel Ödülü)
Tokyo Filmex Film Festivali Jüri Özel Ödülü
Tokyo Filmex Film Festivali “Agnès B. Ödülü”
Sao Paulo Uluslararası Film Festivali Seyirci Özel Ödülü
Mexico City Uluslararası Çağdaş Film Festivali “La Pieze” Ödülü (2005)
Mexico City Uluslararası Çağdaş Film Festivali Seyirci Ödülü (2005)
Fribourg Uluslararası Film Festivali Seyirci Ödülü
Fribourg Uluslararası Film Festivali “E-Changer” Ödülü
Yazar: Taha Mansur



del.icio.us
Digg
Yorumlar (0 Yazılmış):
Yorum Yaz